|
Günümüzde doğal
kaynaklar, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar
hızlı ve büyük miktarlarda tüketiliyor. Son 40 yılda
birkaç kez katlanan bu hızlı tüketimde, ekonomik
nedenler baş rolde. Dünya Kaynaklar Enstitüsü’nün (WRI)
yaptığı bir araştırmaya göre madencilik,
petrol/petrol ürünleri endüstrisi ve diğer
sektörlerin faaliyet gösterdiği doğal alanların
%75’i doğa koruma bakımından çok önemli alanlar.
Dünya genelini yansıtan bu oran, yaklaşık olarak
(belki çok daha fazla) Türkiye için de geçerli.
Türkiye’de de zengin biyolojik çeşitlilik içeren
doğal alanlarımız, turizm ve ekonomik nedenlerle son
yıllarda artan oranlarda gözden çıkarılıyor.
Türkiye’de turizm teşvikleri ve yatırımları sonucu
gerçekleşen doğa tahribatı, Türkiye’nin çevre koruma
kanunlarına ve taraf olduğu uluslar arası
sözleşmelere aykırı.

Yıllardır uygulanan
turizm teşvik politikaları,
özellikle
kıyı kentlerimizde
doğal alanların hızla
azalmasına ve beton blokların artmasına neden
olmuştur. Örneğin Antalya’ya her gidildiğinde, biraz
daha betonlaşmış, biraz daha genişlemiş bir şehir
görmek endişe vericidir. Antalya olağanüstü zengin
doğal bitki/hayvan türleri ve doğal yaşam
alanlarıyla Türkiye’nin en güzel şehirlerinden
biridir. Buraya gelen misafirler, Antalya’nın her
tarafına inşa edilen oteller, alışveriş merkezleri
ve diğer turistik yapıları dünyanın her tarafında
görebilir. Antalya’yı kendine özgü ve olağanüstü
güzel yapan doğal (ve kültürel) özellikleridir. Bu
karakteristik özellikler kaybolduktan ve Antalya
dünyanın herhangi bir yerinde bir turistik şehre
benzetildikten sonra, geriye ne kalır? Türkiye’de
maalesef yalnızca birbiri ardına sıralanan oteller
ve diğer turizm yatırımlarından sağlanacak gelir
hesap edilirken, artık tüm dünyada kabul edilen “doğal
kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve doğa koruma
ilkeleri” gözardı edilmektedir – bu Türkiye’nin
de taraf olduğu uluslar arası “Biyolojik
Çeşitlilik Sözleşmesi”nin tam tersine bir
tutumdur.
DHKD’nin “Türkiye’nin
Önemli Bitki Alanları Projesi” çalışmaları
kapsamında elde ettiği bulgulara göre, hükümetin
geçen yılki “turizm amaçlı tahsis” duyurusunda yer
alan bazı kamu arazileri (Adana-Yumurtalık
Sahili, Çanakkale-Bozcaada, Isparta-Davras Dağı
ve Kütahya-Murat Dağı), en az 60 nesli
tehlike altında bitkiye ev sahipliği yapmaktadır.
Hükümetin aynı şekilde 8 alanı daha yakında turizm
merkezi ilan edeceği bildiriliyor. Beklenen bu yeni
tahsis duyurusunda yer alacak kamu arazilerinin çoğu
(örn. İğneada, Kilyos, Saroz Körfezi ve
Samandağ kıyıları vb.) öncekiler gibi,
Türkiye’nin zengin biyolojik çeşitlilik içeren
alanlarıdır. Çok sayıda nesli tehlike altında
bitkinin yaşadığı kayıtlı bu alanlarda, en az 200
nadir bitki (ve bitki örtüsüne bağlı olarak çok
sayıda hayvan türünün) yok olma tehlikesiyle karşı
karşıyadır. Üstelik söz konusu alanlardan bazıları
çeşitli resmi koruma statüleriyle koruma altında
bulunurken, buralarda Türkiye’nin yasal olarak
korumakla yükümlü olduğu en az 15 bitki türü de yer
almaktadır.
Bu nedenle, Türkiye’de
turizm yatırım kararlarının uygulanmasından önce
Çevresel Etki Değerlendirmesi’nin yapılması çok
önemlidir. Böyle yatırımların mutlaka ekonomik
fizibilite analizi yapılmalı ve ulusal/uluslar arası
çevre koruma yasalarına uygunluğu araştırılmalıdır.
Son yıllarda turizm
yatırımlarıyla birlikte sözü edilen “ekoturizm”,
aslında arkasına sık sık saklanılan bir slogan
haline dönüşmüştür. Eko-turizm kelimesinin içinde
geçen “ekoloji”den ne anlaşıldığı ve ne zaman
hatırlandığı belirsizdir. Aslında, Türkiye’de
şimdiye kadar “turizm yatırımlarında” ekolojinin,
turizm ile yalnızca bu kelime için yan yana geldiği
söylenebilir. Bunun aksine örnekler yok denecek
kadar azdır. Eko-turizmi bir anlamda, “turizmin
doğa korumayı ve doğa korumanın turizmi desteklemesi”
olarak algılarsak, Türkiye’de böyle bir dengenin
kurulamadığı ortadır.
Hükümetin turizm
yatırım kararları ve uygulamalarında Çevre ve Orman
Bakanlığı’nın daha etkin olması beklenmektedir. Bu
konuda Sivil Toplum Kuruluşları ile işbirliği,
gelecekte bu tür karar ve uygulamaların doğal
çevreye vereceği her türlü zararın en aza
indirgenmesi açısından çok yararlı olacaktır. Aksi
takdirde yakın bir gelecekte, “turizm” denince, her
fırsatta öğündüğümüz Türkiye’nin “doğası ve doğal
güzellikleri”nden geriye boş beton yığınlarından
başka bir şey kalmayacaktır.
DHKD
Ekim 2006
|