|
Yılın büyük bir bölümünü beyaz örtü altında geçiren Ardahan uykuya dalmış uyanamamış. Kimse de uyandırmak istememiş, unutulmuş toprak damlı evlerin mütevazı soğukluğunda insanlar. Dağlarla sınırlı bu diyarlardan göçenler dönmemişler geriye ve geride kalanları da sürüklemişler peşlerinden, kalabalık şehirlere.

İlkbaharda ise gökkuşağının tüm renklerini görmek mümkündür, Ardahan’ın engebeli bakir topraklarının yeşeren çehresinde. Nasırlaşmış ellerini uzatırken tedirgindir umutla bakan gözleri insanların. Ormanın ıssızlığına gizlenen karacalar, derelerin sığ sularında hayat arayan alabalıklar, gökyüzünün maviliğine sığınmış kara akbabalar, söğütleri kendilerine siper etmiş nadir şerit çiçekleri ve rüzgârın ezgilerinde yalnızlığa boyun eğmiş dans eden zambaklar bu diyardaki yaşama tanıklık eder. Bu diyarda yaşamak bir zambak gibi, güzel ve hüzünlüdür. Ben de bu coğrafyada yaşarken Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD) ile tanıştım ve DHKD’nin “Kahramanmaraş ve Ardahan’da Nadir Bitkilerin Korunması Projesi” ile Ardahan Proje Sorumlusu olarak ekibe katıldım.

Böylece Ardahan, Posof Huş Ormanında yetişen dört nadir bitkinin korunması ve sürdürülebilir kullanımına yönelik proje çalışmalarına başladım. Başlar başlamaz da kendimi arazide buldum ve bu işin hiç kolay olmadığını, büyük bir özveri, sabır ve hatta cesaret gerektiğini anladım. Projede nadir bitki türlerinin yetiştiği yerleri, yoğunlukları ve ekolojileri hakkında bilgi toplamak üzere arazi çalışmalarında çoğunlukla yalnızdım. Ormanın ve yaban hayatın ortasında yalnız, biraz endişelendiğimi itiraf etmeliyim. Bu nedenle arazi çalışmaları için kiraladığımız aracın, gezmekten hoşlanmayan şoförünü zorla ikna ederek benimle orman içinde yürümesini sağladım. Şoförün sızlanmaları eşliğinde bir buçuk saatte vardığımız ormanın bir köşesinde, bir ayı ile karşılaşınca araca yaklaşık on beş dakikada geri dönebildiğimizi fark etmek çok ilginçti. Üstelik bu maratonu onca kilosuna rağmen şoförümüzün önde tamamlaması daha da ilginçti.
Ayının elinden kurtulmayı başardık ama arazi çalışmaları sırasında yöre halkına derdimizi anlatmakta çok zorlandık. Posof ve Ardahan civarında yaptığımız arazi çalışmalarımız sırasında karşılaştığımız köylülere her defasında ziyaret sebebimizi, çalışmalarımızı anlatmamıza ve aldığımız birkaç örneği göstermemize rağmen, “Yok siz kesin altın arıyorsunuz. Çantalarınıza bakacağız” diyerek üsteleyenler oluyordu. İnsanların ön yargıları ve beklentilerini kırmaya çalıştık: Doğa dendiğinde insanların yalnızca ağaçları algılaması nedeniyle “Ot dediğin nedir ki, bugün koparırsın, yarın yine biter. Her taraf ot dolu zaten. Hem otlarda keramet olsaydı inekler şimdiye kadar ihya olurdu” gibi yorumlara verilecek o kadar çok yanıt vardı ki. Sabırla bunları anlatmaya çalışırken en çok sorulan ikinci soru geliyordu: “Peki sizin çalışmalarınız buradaki insanlara ne faydası olacak? Bu türlerin korunması kimin işine yarayacak?” Biz bu soruların yanıtlarını verirken, anlattıklarımızdan bir şey anlamasalar da kendi doğal güzellikleriyle öğünmekten ve bizlere yardımcı olmaktan da mutlu oluyorlardı.

Proje kapsamında Yard.Doç.Dr.Özgür Eminağaoğlu (Artvin Çoruh Üniversitesi), Yard.Doç.Dr.Fatma Güneş (Kars Kafkas Üniversitesi), Ardahan İl Çevre ve Orman Müdürü Faruk Köksoy, Erdal Kaya (Yalova, Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsü), DHKD Yönetim Kurulu Başkanı Prof.Dr. Neriman Özhatay (İstanbul Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi) ve DHKD Proje Müdürü Sema Atay’dan büyük destek aldım.
Özellikle Yalova, Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsünden uzman Erdal Kaya’nın nadir türlerin üretim çalışmalarımızın en başında bana ve projeye zaman ayırması büyük bir şans oldu. Başka projeler ve sorumluluklarına rağmen Yalova’dan kalkıp gelen Erdal Beyin verdigi şansı kısıtlı zaman ve olanaksızlıklara rağmen çok iyi kullanmaya çalıştım. Üstelik kış ayları da yaklaşıyordu ve bizim daha önümüzde üretim materyali toplamak, üretim sahasını hazırlamak ve ekim/bakım yapmak vb. çok işimiz vardı. Erdal Bey ile bunları konuşurken aklıma ilk gelen şey oradan hemen kaçmaktı ama onun verdiği temel bilgiler ve önerileri ile kısa zamanda çok şey başardık. Onunla çıktığımız ilk arazi çalışması sırasında yaşadığımız heyecan da bu başarının güzel hatıraları arasında yerini aldı: Çıldır zambağı için Aktaş Gölü kıyısında bir köyde aracımızı bırakıp hemen yakınındaki dağa doğru yürürken dikkatli olmamızı söyleyen bir yaşlı teyzeyi pek de ciddiye almamıştık. Dağa tırmanırken bir yandan da bir türlü rastlayamadığımız zambak için pür dikkat etrafa bakıyorduk. Bir şeyin temas ettiğini hissedip baktığımda ayaklarımın arasında bir yılan gördüm. Kurtulmaya çalışırken paniğe kapılıp dengemi kaybettim ve düştüm. Düştüğümde elimi koyduğum yerde bir başkasının ve hatta dahasının olduğunu gördüm. Bir kâbus gibi her tarafta yılan görünce bacaklarım titreyerek yandaki büyük kayanın üzerine attım kendimi. Bundan sonra Erdal Bey önde, ben arkada bastığımız yere bakarak yürüyorduk. Sonunda Çıldır zambağına rastlayıp geri dönerken adını Yılanlı Dağ olarak değiştirdiğimiz bu dağa bir daha gelmemek için kendime söz veriyordum.

Proje ekibi ve danışmanlarının yanı sıra, proje ortağı Ardahan İl Çevre ve Orman Müdürü Faruk Köksoy’un hem benim, hem de projenin başarıya ulaşmasında payı büyüktür. Proje Sorumlusu olarak başlangıçta sorunların üstesinden gelmek ve somut adımlar atabilmek konusunda çok tecrübesizdim. Faruk Köksoy ise her konuda aktif ve etkili. Bununla birlikte, projede çok sayıda engel ve aksilikle mücadele etmek zorunda kaldığımı da itiraf etmeliyim: Örneğin üretim yapılacak arazi taşlık/kayalıktı ve toprağı üretime elverişli değildi, bu nedenle ağır bir taş işçiliği yapmak zorunda kaldık; yerel ustalarla birlikte bir gölgelik alan inşa ettik; siparişini verdiğimiz sera bir türlü gelmedi vb. Üretim alanındaki sera, neredeyse her gün telefon ettiğimiz Yalova’daki firmanın “yola çıktı, geliyor” demesinden en az bir ay sonra, havaların iyice soğumaya başladığı zaman geldi. Hemen inşaatına başladığımız sera ile gelen ustaların biri kolunu (köpek ısırmış) iyi kullanamıyor, diğeri ise geçirdiği bir trafik kazasından dolayı verimli çalışamıyordu. Böylece sera inşaatında en çok çalışan Faruk Bey ve ben olduk. Bu arada sera ustaları mahya demirlerinden birini önce müdür beyin koluna, daha sonra benim kafama düşürmeyi başardılar. Kullandığım üç günlük mecburi izinden sonra yerel ustalarla sera inşaatını bitirdiğimizde mevsimin ilk karı düşüyordu.
Sonuç olarak kısıtlı bir bütçe ve olumsuz şartlara karşı, zamanla yarışarak Ardahan’da yerleşim alanlarına uzak bir arazide içinde serasıyla bir üretim alanı oluşturmayı başardık. Alternatif bir doğa koruma önlemi olarak Ardahan’da bir ilke imza atarak, nadir bitki türlerinin yeri dışında (ex-situ) üretilebileceğini ispatladık. Bölgede hem doğa korumaya, hem de sosyo-ekonomik gelişmeye katkıda bulunacak önemli adımlar attık. Projede arazi ve üretim çalışmalarının yanı sıra, ilgi gruplarıyla işbirliği, eğitim ve farkındalık yaratma çalışmaları da yürüttük. Proje ve doğa korumanın önemi ve gereğiyle ilgili düşüncelerimizi yerel toplantılarda, örneğin bir köy okulu ya da bir köy kahvesinde ilgili kişi ve kuruluşlarla paylaştık. Çimlenmekte olan bir zambağı ya da "Şurada çok güzel bir bitki gördüm, hayvanlar ezmesin diye etrafını çevirdim" diyen köylünün gözlerindeki parıltıyı gördüğümüzde de yaşadığımız bütün engelleri ve aksilikleri unuttuk.
Ardahan’da yaşamak, güzel bir projede DHKD Proje Sorumlusu olarak çalışmak, bilgili ve deneyimli bir ekibin bir parçası olmak, amatör duyguları koruyarak ve yeni şeyler öğrenerek gelişmek mutluluk verici.
Sezgin Esen - DHKD Ardahan Proje Sorumlusu
|